← Ansiklopedi Hukuk terimleri

Taksir

Basit şekliyle taksir, bir kişinin kendisinden beklenen özen ve dikkati göstermeden sergilediği davranışın kanunda öngörülen sonuca yol açması durumudur. Taksirde failin iradesi neticeye değil, fiilin icrasına…

Görüntüleme1 Yayın21.09.2026
Taksir

Basit şekliyle taksir, bir kişinin kendisinden beklenen özen ve dikkati göstermeden sergilediği davranışın kanunda öngörülen sonuca yol açması durumudur. Taksirde failin iradesi neticeye değil, fiilin icrasına yöneliktir. Buna karşılık meydana gelen neticenin, objektif ölçütlere göre öngörülebilir olması gerekir. Bu yönüyle taksir, kasten işlenen fiillerden ve tamamen rastlantısal sonuçlardan ayrılır.

Taksir sorumluluğunun doğabilmesi için dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlali ile meydana gelen zarar arasında hukuken geçerli bir nedensellik bağının bulunması gerekir. Hukuk düzenleri, kişilerin toplumsal yaşamda başkalarının hayatı, vücut bütünlüğü veya malvarlığı bakımından tehlike yaratabilecek faaliyetlerde bulunurken belirli bir özen standardına uygun davranmalarını öngörür. Bu standardın ihlali hâlinde, kast bulunmasa dahi, fiilin niteliğine göre cezai veya hukuki sorumluluk gündeme gelebilir.

Taksir kavramı, tarihsel olarak Roma hukukundaki culpa öğretisi çerçevesinde ele alınmış; Orta Çağ boyunca farklı hukuk sistemlerinde çeşitli görünümler kazanmış ve modern hukukta suçun manevi unsuruna ilişkin bir değerlendirme ölçütü olarak kabul edilmiştir. Günümüzde taksir, Kara Avrupası hukuk düzeni ile ortak hukukta kavramsal ve terminolojik farklılıklar göstermekle birlikte kasttan ayrı bir kusurluluk biçimi olarak düzenlenmektedir.

Tanımı ve düzenlenme amacı

Arapça kökenli bir kelime olan taksir, sözlük anlamı itibarıyla bir işi eksik yapma, kusur etme anlamına gelir. Taksir kavramı, kişilerin davranışlarında makul özeni gösterme ve bu davranışların diğer kişilere veya mallara karşı neden olabileceği öngörülebilir zararları dikkate alma yükümlülüğü ile ilgilidir. Bu kavramda irade, hukuken yasaklanan neticeye değil fiilin icrasına yöneliktir. Yani, kişi gerçekleştirdiği fiilin sonuçlarını doğrudan istemese de olağan sonuçların oluşabileceğini öngörmesi beklenir. Dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlali üzerinde yoğunlaşan taksir ise kişinin bu yükümlülüğünü yerine getirmemesi sonucu ortaya çıkan zarara dayalı sorumluluğu ifade eder ve bu yönüyle hukuki sorumluluğun salt ihmale dayandığı suçlardan ayrılır. İhmali suçlarda sorumluluk, failin yerine getirmekle yükümlü olduğu bir davranışı gerçekleştirmemesine dayanırken; taksirde kusur, icrai davranışın özen yükümlülüğüne aykırı şekilde gerçekleştirilmesi suretiyle ortaya çıkar. Dolayısıyla taksirli sorumluluk, özel bir garanti yükümlülüğünün ihlaline değil, genel dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlaline dayanmaktadır. Taksirli sorumlulukta cezai yaptırım, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranış sonucunda kanunda öngörülen bir zararın veya hukuken önem taşıyan bir neticenin meydana gelmesine bağlıdır. Bu yönüyle de taksir, zarar doğması aranmaksızın sadece korunan hukuki değere yönelik bir tehlikenin gerçekleşmesini cezai sorumluluk için yeterli gören tehlike suçlarından ayrılmaktadır.

Taksirli suçların cezalandırılması, toplumsal düzenin korunması ve bireylerin daha dikkatli ve özenli davranmalarını teşvik etmek amacı taşır. Bu şekilde, bireylerin sadece kendi çıkarlarını değil, aynı zamanda toplumsal çıkarları da gözeterek hareket etmeleri sağlanır. Hukuk düzeninin bu alandaki amacı, potansiyel zararların önlenmesi ve toplumsal yaşamın güvenliğinin sağlanmasıdır.

Türleri

Taksir, failin meydana gelen neticeyi önceden öngörüp öngörmediğine göre iki temel görünüme ayrılır: bilinçsiz (basit) taksir ve bilinçli taksir. Her iki türde de fail neticeyi istemez. Ayrım, failin neticeyi zihninde canlandırıp canlandırmadığı noktasında belirginleşir. İkili tasnif özellikle Kara Avrupası ceza hukuku düzenlerinin tipik bir özelliğidir. Alman hukukunda aynı ayrım bewusste ve unbewusste Fahrlässigkeit kavramlarıyla ifade edilir.

Bilinçsiz (basit) taksir

Bilinçsiz taksirde fail, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davransa da meydana gelen neticeyi hiç öngörmemiştir. Oysa kendisinden beklenen özeni gösterseydi bu neticeyi öngörebilecek durumdadır. Taksirin olağan ve asıl görünümü budur. Türk Ceza Kanunu'nun 22. maddesinin ikinci fıkrasındaki tanım da bu türe karşılık gelir. Buna göre taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesinin öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir. Failin neticenin gerçekleşme olasılığını dahi fark etmediği, yalnızca dikkatsiz davrandığı bu hâl Alman doktrininde unbewusste Fahrlässigkeit olarak adlandırılır.

Bilinçli taksir

Bilinçli taksirde ise fail neticeyi öngörür, fakat gerçekleşmeyeceğine güvenerek hareket eder ve sonucu yine istemez. Failin neticeyi öngörmüş olması, bu türü bilinçsiz taksire göre daha yoğun bir kusurluluk hâline getirir ve bilinçli taksiri kavramsal olarak taksir ile kast arasında konumlandırır. Türk hukukunda bu yoğunluk cezaya da yansır: Kanunun 22. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca bilinçli taksir hâlinde taksirli suça ilişkin ceza üçte birinden yarısına kadar artırılır. Aynı kategori Alman hukukunda bewusste Fahrlässigkeit, İtalyan hukukunda ise colpa cosciente adıyla bilinir; İtalyan Ceza Kanunu öngörülen neticeye yönelik bu bilinçli taksiri 61. maddesinin 3 numaralı bendinde genel bir ağırlaştırıcı neden olarak düzenlemiştir. Yerleşim yeri içinde aşırı hızla seyrederken kırmızı ışıkta geçen ve yaya geçidindeki bir yayaya çarpan sürücü, çarpabileceğini öngörmesine rağmen bu sonucu istemediği için bilinçli taksire tipik bir örnek oluşturur.

Olası kast ile ayrımı

Bilinçli taksir ile olası kastta fail neticenin gerçekleşebileceğini öngörür. Ayırt edici ölçüt, failin öngördüğü neticeye karşı takındığı iradi tutumdur. Olası kastta fail neticeyi öngörmenin ötesinde onu göze alır, "olursa olsun" diyerek meydana gelmesini kabullenir. Bilinçli taksirde ise fail neticeyi öngörmüş olsa da gerçekleşmeyeceğine içtenlikle güvenir ve onu önlemeye yönelik bir tutum içindedir. Türk yargı uygulamasında Yargıtay Ceza Genel Kurulu bu ayrımı, neticenin failce kabullenilip kabullenilmediği ölçütüne dayandırır. Alman doktrininde aynı sorun dolus eventualis ile bewusste Fahrlässigkeit arasındaki sınır olarak ele alınır. Her iki kavramda da bilgi unsuru zayıf olduğundan ayrım esas olarak irade unsurunda aranır. Bu noktada salt bilgi unsurunu yeterli gören bilgi teorileri (Wissenstheorien) ile ek bir irade unsuru arayan irade teorileri (Willenstheorien) karşı karşıya gelir. Aynı netice, olası kast kabul edildiğinde kasten işlenen bir suç, bilinçli taksir kabul edildiğinde ise çok daha hafif cezalandırılan taksirli bir suç olarak nitelendirilir.

Unsurlar

Bir kişinin taksirli bir fiilden dolayı cezalandırılabilmesi için işlediği fiilde taksirli suçun unsurlarının birlikte gerçekleşmiş olması gerekir. Kara Avrupası hukuk sistemini benimsemiş hukuk düzenlerinde taksirli bir suçtan cezai sorumluluğun doğabilmesi için failin neticeyi meydana getiren hareketi iradi olarak gerçekleştirmesi, ilgili fiilin taksirle cezalandırılabilir olduğuna dair kanunda açık bir hükmün bulunması, failin dikkat ve özen yükümlülüğünü ihlal etmiş olması ve meydana gelen neticenin failin bu ihlaline objektif olarak isnat edilebilir nitelikte bulunması şarttır. Bu çerçevede failin dikkatsiz davrandığının farkında olması tek başına yeterli olmayıp ortaya çıkan neticenin olağan ve öngörülebilir bir sonuç olması gerekir. Neticenin olağandışı ve istisnai nitelik taşıması hâlinde fiilin faile objektif olarak isnat edilmesi mümkün değildir.

Taksirin haksızlık unsuru, failin dikkat ve özen yükümlülüğünü ihlal etmesinde somutlaşır. Hukuki sorumluluğun varlığını tespit etmenin ilk aşaması, fail bakımından kanunen tanınmış bir yükümlülük veya görevin bulunup bulunmadığının belirlenmesidir. Haksız fiil hukuku bağlamında bu yükümlülük, özen yükümlülüğü olarak ifade edilir ve mağdurun yararına olacak şekilde failin yerine getirmekle yükümlü olduğu bir sorumluluğu ifade eder. Toplumsal hayatın güvenli ve düzenli biçimde sürdürülmesini amaçlayan kanunlar ve diğer pozitif düzenlemeler, kişilere dikkat ve özen görevi yükleyen kuralların tipik örnekleridir. Hukuk düzenleri çoğu durumda herkesten beklenen ortalama davranış standartlarını normatif olarak belirlemiş olup araç kullananlar bakımından trafik mevzuatı, iş sağlığı ve güvenliği açısından iş hukuku düzenlemeleri ve tıbbi müdahaleler yönünden sağlık mevzuatı bu kapsamdaki yükümlülüklere örnek teşkil eder. Bu tür yazılı normların bulunmadığı hâllerde ise genel meslek kuralları ile hayat tecrübelerine başvurulur. Özen yükümlülüğünün ihlal edilip edilmediğinin tespitinde esas alınması gereken ölçüt olayın meydana geldiği andaki somut koşullar çerçevesinde yapılan ex-ante değerlendirmedir. Özen yükümlülüğünün kapsamı, somut olayın niteliği esas alınarak belirlenir. Bu kapsam, fiilin özellikleri gereği özel bilgi veya uzmanlık gerektirdiği hâllerde, faile atfedilen meslekî veya fonksiyonel rol dikkate alınarak somutlaştırılır; buna karşılık böyle bir gerekliliğin bulunmadığı durumlarda genel makul kişi ölçütü uygulanır. Özen yükümlülüğü (duty of care), bakım standardı (standard of care) ve illiyet bağı olmak üzere üç unsurla tanımlanan ihmal (negligence), ortak hukuk sistemlerinin genelinde benzer bir çerçeveye dayanır. Bu unsurlar Donoghue v Stevenson kararından türemiş ve Hindistan dâhil İngiliz Milletler Topluluğu ülkelerine İngiliz ortak hukukundan geçmiştir. Mesleki taksir bağlamında, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık suretiyle işlenen taksirli meslek suçlarının faili kural olarak yalnızca o mesleği icra eden vasıflı bir profesyonel olabilmektedir. Benzer şekilde Kara Avrupası hukuk sisteminden 1852 tarihli eski Avusturya Ceza Kanunu'nun 335. ve 431. maddelerinde de meslekî taksir için cezai sorumluluğa işaret edilmekteydi. Failin makamı, mesleği, zanaatı veya içinde bulunduğu özel şartlar sebebiyle icra ve ihmalinin insan hayatı ve vücut bütünlüğü için tehlikeye ya da tehlikenin büyümesine sebebiyet verebileceğini kavrayabilmesi durumunda ceza hukuku yönünden sorumlu olacağı açık bir şekilde belirtilmekteydi.

Failin taksirli bir fiilden sorumlu tutulabilmesi için zararın sadece özensizlikten kaynaklandığının değil, fiil ile özensizlik arasında hukuken objektif bir sebep-sonuç ilişkisinin bulunduğunun da ispatlanması gerekir. Kişinin kendisinden beklenen özen yükümlülüğüne aykırı davranışının neticesinin öngörülebilirliği, suçun manevi unsurunun bir parçasıdır. Bu bağlamda failin davranışını gerçekleştirmeden önce neticeyi öngörmesi ya da öngörebilecek durumda olması, kast ve taksir arasındaki ayrımın belirlenmesinde kritik bir rol oynamaktadır. Psikolojik teoriye göre, irade özgürlüğüne sahip olan fail, hukuka aykırı davranışı bilerek ve isteyerek gerçekleştirdiğinde kast söz konusu olurken, davranışın sonucunu öngörebilecek durumda olmasına rağmen gerekli özeni göstermeyerek neticenin meydana gelmesine sebep olduğunda taksir söz konusu olmaktadır. Öldürme amacı olmadan birinin kasten bıçaklanarak yaralandığı durumda bıçağın kişinin vücuduna girmesi, ölümle sonuçlanabilecek özgü bir tehlike yaratır. Kasten yaralama fiilinin ağır neticesi olan ölüm öngörülebilir bir durum olarak kabul edilir ve bu fiilin ölümle sonuçlanabileceğinin öngörülmemesi ancak istisnai hallerde mümkün olabileceğinden kasten yaralama ile yargılanan fail, ayrıca öldürme neticesinden de cezai olarak sorumlu tutulur.

Gelişimi

Antik dönemler ve Orta Çağ

Ceza hukukunda taksir ilk olarak antik hukuk metinlerinde görülür. Örneğin Babil Kralı Hammurabi'nin kanunlarında kast ile taksir ayrımı dolaylı yoldan yapılmıştır. Fiilin manevi unsuruna önem verilmiş, kast yoksa suçun cezasının hafifleyebileceği veya tazminat öngörülebileceği düzenlenmiştir. Ayrıca Hammurabi Kanunları'nda "orta kabiliyetli bir insanın dikkati” ölçütü benimsenmiştir; hayvanıyla başkasına zarar veren bir kimse, hayvanın tehlikeli huyunu bildiği halde gerekli özeni göstermemişse sorumlu tutulurken, zararın tamamen rastlantısal olması halinde sorumluluk ortadan kalkmaktadır. Benzer şekilde Eski Ahit'te, kasten ölümle taksirli ölümü ayıran hükümler vardır. Örneğin kast olmaksızın öldüren kişilerin belirli şehirlere sığınması gerektiği öngörülmüştür.

Roma Hukuku

Modern Batı hukuk sistemlerinin temellerini atan Roma hukukunda kusur öğretisi esas itibarıyla haksız fiil ve borç ilişkileri bağlamında gelişmiştir. Modern ceza hukukunda kullanılan anlamda bağımsız ve sistematik bir "taksir" ya da dar anlamda bir "ihmal" kavramının Roma hukukunda doğrudan bir karşılığı bulunmamaktadır. Bununla birlikte Roma hukukunda sorumluluğun tamamen objektif ölçütlere dayandığı da söylenemez. Ancak sorumluluğun belirlenmesinde belirleyici olan failin psikolojik durumundan ziyade meydana gelen zararın hukuken faile isnat edilip edilemeyeceğidir. Bu yönüyle Roma hukukundaki kusur anlayışı, subjektif kusur kategorilerinden çok normatif bir değerlendirme çerçevesine dayanmaktadır.

Roma hukukunda kast dışı kusurlu davranışlar esas olarak culpa kavramı çerçevesinde ele alınmıştır. Culpa, belirli bir fiil türünü ifade etmekten ziyade failin hukuken kendisinden beklenen dikkat ve özen yükümlülüğüne (diligentia) uygun davranıp davranmadığının değerlendirilmesini ifade eder. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi, kusurun fiilî görünüm biçimi olan negligentia ile ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle negligentia; Roma hukukunda bağımsız bir kusur türü olarak değil, culpa kavramının somut tezahürü olarak değerlendirilmiştir.

Roma hukukunda kusurun ağırlığı, failden beklenen dikkat ve özen yükümlülüğünün hangi ölçüde ihlal edildiğine göre belirlenmiştir. Buna göre herkesin göstereceği en basit dikkatin dahi gösterilmemesi culpa lata (ağır kusur) olarak kabul edilirken benzer koşullarda ortalama ve dikkatli bir kişiden beklenen özenin (bonus pater familias) gösterilmemesi culpa levis (hafif kusur) olarak nitelendirilmiştir. En yüksek dikkat düzeyinin gösterilmemesi anlamındaki culpa levissima (çok hafif kusur) ise klasik Roma hukukunda yalnızca dar bir kapsamda, Lex Aquilia bağlamında Ulpianus'a atfedilen bir ifadede yer almıştır. Genel bir kusur derecesi olarak Orta Çağ glossatörlerince geliştirilmiş culpa levissima kavramının klasik dönem kaynaklarında başka bir karşılığı bulunmamaktadır. Lex Aquilia çerçevesinde kusur değerlendirmesi, mala verilen haksız zararın (damnum iniuria datum) hukuka aykırılık (iniuria) unsurunun tespitinde, failin psikolojik durumundan ziyade hukuken beklenen davranış ölçütlerinin ihlal edilip edilmediğine göre yapılmıştır.

Orta Çağ ve İslam hukuku

Orta Çağ Batı'sında suç ve ceza anlayışı ağırlıklı olarak yerel örf-âdet kurallarına ve Katolik Kilisesi'nin oluşturduğu kilise hukukuna (kanonik hukuka) dayanıyordu. Roma İmparatorluğu'nun hukuki mirası ancak 12-13. yüzyılda hukuk okullarında yeniden canlanırken Orta Çağ'ın büyük kısmında ceza hukuku düzenlemelerinde kilise hukuku hâkim konumdaydı. Katolik kilise hukuku Batı Avrupa'da en eski ve süreklilikle işleyen iç hukuk sistemlerinden biri sayılsa da, bu sistem Roma hukukundan çok daha sonra ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Batı Avrupa'da ceza hukuku, modern anlamda merkezi ve kodifiye edilmiş kanunlar yerine yerel örf-âdet kuralları, feodal otoritelerin yargı yetkileri ve Katolik Kilisesi'nin kanonik hukukunun bir arada uygulandığı parçalı bir yapı göstermekteydi. Ağır suçlar bakımından dinî ve dünyevî otoriteler farklı alanlarda yaptırım uygulamakta; bedenî ve ölüm cezaları uygulama yetkisi bulunmayan kilise mahkemeleri aforoz, enterdi ve hiyerarşik statü düşürme gibi manevî ve disiplin cezalarına odaklanırken feodal ve kraliyet mahkemeleri bedenî cezalar, müsadere ve ölüm cezası gibi dünyevî yaptırımları doğrudan uygulayabilmekteydi. Bu dönemde ceza sorumluluğu esas olarak kast ve fiilin toplumsal ve dinî ağırlığı üzerinden değerlendirilmekte, modern ceza hukukunda olduğu gibi ihmale dayalı, bağımsız ve genel bir taksir müessesesi bulunmamaktaydı. Roma hukukundaki culpa kavramı Orta Çağ Batı hukukunda tamamen ortadan kalkmamış olmakla birlikte bu kavram ceza hukuku bakımından bağımsız bir sorumluluk ölçütü hâline gelmemiş; daha çok kilise hukukunda günah ve tövbe ilişkisi içinde manevî sonuçlar doğurmuş, seküler hukukta ise zararın giderilmesine yönelik tazminî yükümlülükler çerçevesinde değerlendirilmiştir.

İslam hukukunda taksir, genellikle "hata" terimi kapsamında değerlendirilmiştir. Taksir, failin kasıtlı zarar verme niyetinin bulunmamasına rağmen, gerekli özen ve dikkati göstermemesi sonucu ortaya çıkan ihmalî fiilleri ifade eder. İslam ceza hukukunda bir suçun bilerek ve isteyerek (amden) işlenmesi ile taksirle işlenmesi açıkça ayrılmıştır. Kasıtlı suçlarda fail ağır haddî veya kısas cezalarıyla karşılaşırken taksirli fiillerde kısas uygulanmaz. Taksirli suçlarda genel olarak diyet adı verilen tazminat ödeme sistemi ve kefâret adı verilen dinî vecibeler öne çıkar. Diyet, mağdurun ailesine veya zarar görene ödenmesi gereken tazminattır ve zararın ciddiyetine göre hesaplanır. İslam hukuku, kusurlu sorumluluğu failin özen yükümlülüğünü, fiilin niteliğini ve meydana gelen zararı birlikte ele alarak tayin eder. Taksirli eylemler, özellikle tehlikeli iş ve faaliyetlerde gerekli özenin gösterilmemesi sonucu meydana gelen zararlar açısından haksız fiil sorumluluğu çerçevesinde değerlendirilir. Akdî sorumluluk, taraflar arasında yapılan sözleşmelerin gereğinin yerine getirilmemesi sonucu ortaya çıkan zararları kapsar ve sorumluluk borcun ihlaliyle sınırlıdır. Kefâret ise oruç tutmak veya sadaka vermek gibi işlenen suçun manevi telafisi için yapılması gereken dinî görevleri içerir. Nisa Suresi 92. ayet hükümlerine göre hataen bir Müslümanı öldüren kişinin imkânı varsa mümin bir köle azat etmesi ve mağdurun ailesine diyet ödemesi, imkânı yoksa Allah'ın tövbesini kabul etmesi için iki ay art arda oruç tutması gerektiği belirtilir.

Modern dönem uygulamaları

Ortak hukuk

Modern ortak hukuk sisteminde haksız fiil hukuku açısından özen yükümlülüğünün temelini atan davalardan biri Donoghue v Stevenson (1932) davasıdır. Bu davaya konu olan olayda May Donoghue, arkadaşıyla birlikte Paisley'de bir kafeye gitmiş ve arkadaşı ona zencefilli bira ile dondurma ısmarlamıştır. Donoghue, birayı bir süre içtikten sonra kalanını dondurmasının üzerine dökerken şişeden çürümüş bir salyangoz kalıntısı çıktığını fark etmiş ve büyük bir şok yaşamıştır. Bu durumun ardından Donoghue sinirsel şok ve gastroenterit geçirmiştir. Donoghue, o dönemde geçerli olan privity ilkesi nedeniyle kafe sahibine değil, birayı üreten Stevenson adlı üreticiye dava açmak zorunda kalmıştır. Dava ilk olarak İskoçya'daki Court of Session'da görülmüş; Lord Ordinary davacı lehine yargılamaya izin vermişse de Mahkemenin İkinci Dairesi bu kararı bozarak davayı reddetmiş, dava bunun üzerine Lordlar Kamarasına taşınmıştır. Lordlar Kamarası davayı üçe karşı iki oylaŞablon:Efb Donoghue lehine sonuçlandırmıştır. Çoğunlukta yer alan Lord Macmillan, "ihmal kategorilerinin asla kapalı olmadığını" belirterek olayın yerleşik içtihatların ötesinde değerlendirilmesi gerektiğini savunmuştur. Lordlar Kamarasında görüş bildiren Lord Atkin, İncil'deki "komşunu sev" buyruğunun mefhumu muhalifini hukuki bir yükümlülük olarak "komşuna zarar verme" şeklinde yorumlamıştır. Lord Atkin'e göre “komşu”, kişinin davranışları ya da ihmali sırasında makul olarak etkilenebileceğini öngörebileceği ve bu davranıştan yakın ve doğrudan etkilenen kişilerdir. Bu yaklaşıma göre kişiler arasında bir sözleşme ilişkisi bulunmasa bile, bir kimse davranışlarının zarar verebileceğini makul olarak öngörebildiği kişilere karşı objektif bir özen yükümlülüğü altındadır. Bu yükümlülüğün doğup doğmadığı ve kapsamının ne olduğu ise, ortaya çıkan zararın öngörülebilir olup olmadığı dikkate alınarak belirlenir. Nihayetinde Donoghue v Stevenson kararı, sözleşmesel ilişki şartını (privity) aşarak modern ortak hukukta taksir sorumluluğunun temel unsurları olan özen yükümlülüğü, bu yükümlülüğün ihlali ve zararın öngörülebilirliği kavramlarını sistemli bir çerçeve hâline getirmiştir.

Kara Avrupası hukuk düzeni

Modern Kara Avrupası ceza hukukunda taksir, failin davranışının somut olayın koşulları içinde kendisinden beklenen dikkat ve özen standardına uygun olup olmadığının değerlendirilmesine dayanan ve suçun manevi unsurunun bir görünüm biçimini oluşturan kusurluluk değerlendirmesi olarak kabul edilmektedir. Bu yaklaşımda taksir, bağımsız bir suç tipi olmaktan ziyade kastın bulunmadığı hâllerde kusurluluğun tespitine yarayan bir ölçüt niteliği taşımaktadır. Taksirin varlığına ilişkin değerlendirme, soyut bir ortalama kişi ölçütüne indirgenmemekte; failin üstlendiği görev veya fonksiyon, sahip olduğu bilgi ve mesleki yeterlilik ile fiilin gerçekleştirildiği somut koşullar dikkate alınarak kişiselleştirilmiş bir ölçüt üzerinden yapılmaktadır. Bu çerçevede kusur tespiti, ne tamamen subjektif bir değerlendirmeye ne de yalnızca soyut bir "makul kişi" ölçütüne dayandırılmakta; failin somut durumuna uyarlanmış normatif bir değerlendirme esas alınmaktadır.

Kara Avrupası hukuk sistemlerinde hukuki düzenlemelerdeki çeşitliliğe rağmen taksir, genel olarak benzer bir çerçevede ele alınmakta; kastın bulunmadığı hâllerde dahi, ancak kanunda açıkça öngörülmesi koşuluyla, özen yükümlülüğüne aykırılık ve bu aykırılığın sonucu olarak hukuken önem taşıyan bir neticenin meydana gelmesi durumunda cezai sorumluluk doğmaktadır. Nitekim Alman ve İsviçre Ceza Kanunlarında taksirli sorumluluk, salt özen ihlaline değil, bu ihlal sonucu kanunda suç olarak tanımlanmış bir neticenin gerçekleşmesine bağlanmıştır. Bu yaklaşım, İskandinav hukuk sistemlerinde ve Latin Amerika ülkelerinde de benimsenmiş olup failin özen yükümlülüğüne aykırı davranışı ancak hukuken önem taşıyan bir sonucun gerçekleşmesi hâlinde cezai sorumluluğa yol açmaktadır. İtalyan Ceza Kanununun 42. maddesinde de failin kural olarak ancak kasten işlediği fiillerden sorumlu tutulabileceği öngörülmüş; bu ilkenin istisnası olarak kastı aşan suçlar ile 43. maddede düzenlenen taksirli suçlar kabul edilmiştir. Fransız Ceza Kanununda suçlar bakımından kast kural, taksir ise açık kanuni düzenlemeye bağlı bir istisna olarak kabul edilmiştir. Bu bağlamda kanun, taksirli sorumluluğun genel çerçevesini çizmekte ve kusur değerlendirmesinin kişiselleştirilmiş normatif bir ölçüt üzerinden yapılacağını ortaya koymaktadır. Kanunun 111-1. maddesinde suç olarak sınıflandırılan kabahatler (contraventions), 121-3. maddede öngörülen kast zorunluluğunun dışında bırakılmıştır. Dolayısıyla aksine bir düzenleme bulunmadıkça kabahatten dolayı sorumluluk için taksir yeterlidir. Taksirli sorumluluğun istisnai niteliği Türk hukukunda da korunmuş olmakla birlikte, kabahatler bakımından Fransız hukukundan ayrışan bir düzenleme tercih edilmiştir. Türk hukukunda kabahatler ceza kanunu kapsamında değil, 5326 sayılı Kabahatler Kanununda düzenlenmiş ve suç niteliği taşımayan fiiller olarak öngörülmüştür. Anılan Kanunun 9. maddesinde, kabahatlerin kanunda açıkça aksine bir hüküm bulunmadıkça hem kasten hem de taksirle işlenebileceği kabul edilmiştir. Suçlar bakımından ise Türk Ceza Kanununda da Fransız ve diğer Kara Avrupası hukuk sistemlerine paralel olarak taksirli sorumluluk istisnai nitelikte düzenlenmiştir. Türk Ceza Kanununda taksirli suçlardan cezai sorumluluğun doğabilmesi için özen yükümlülüğüne aykırılık tek başına yeterli görülmemiş, taksir tanımının yapıldığı 22. maddenin ikinci fıkrasında öngörülebilir ve önlenebilir bir zararlı sonucun meydana gelmesi aranmıştır. Kusurun ağırlığı ise olayın özellikleri ve teknik veriler çerçevesinde hâkim tarafından belirlenmektedir. Kanunun 23. maddesi, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçların faile isnat edilebilmesi için temel suçun kasten işlenmiş olmasını ve ağır veya diğer sonuçlar bakımından ise bilinçli ya da bilinçsiz fark etmeksizin en azından taksirle hareket edilmiş olmasını şart koşarak önceki ceza kanununda düzenlenen kastı aşan suçları da kapsamına almıştır.

Bu madde Wikipedia yararlanılarak hazırlanmıştır (CC BY-SA 4.0).