← Ansiklopedi

Türk Kurtuluş Savaşı Batı Cephesi

Türk Kurtuluş Savaşı Batı Cephesi (Osmanlıca: غرب جبهه‌سی, romanize: Garb Cebhesi), Yunan ordusunun 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıkmasıyla açılmış ve 9 Eylül 1922'de aynı kentin Ankara Hükûmeti ordusu tarafından geri…

Görüntüleme1 Yayın21.09.2026
Türk Kurtuluş Savaşı Batı Cephesi

Türk Kurtuluş Savaşı Batı Cephesi (Osmanlıca: غرب جبهه‌سی, romanize: Garb Cebhesi), Yunan ordusunun 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıkmasıyla açılmış ve 9 Eylül 1922'de aynı kentin Ankara Hükûmeti ordusu tarafından geri alınmasıyla kapanmıştır. Bu cephe, askerî tarih açısından, savaş sırasında Batı Anadolu'da Yunan ordusunun genel taarruzuna karşı 25 Haziran 1920'de kurulup 1923'te kaldırılan askerî birimlerden birine verilen addır.

Yunanistan'ın İzmir'i işgali İngilizlerin, kısa süre önce I. Dünya Savaşı'nda yenilmiş olan Osmanlı İmparatorluğu üzerinde, Yunanlara toprak vadetmesi üzerine gerçekleşti. İşgal, Yunan kuvvetlerinin 15 Mayıs 1919'da İzmir'e girmesiyle başladı. İşgal kuvvetleri Anadolu'da ilerledi ve Manisa, Balıkesir, Aydın, Kütahya, Bursa ve Eskişehir gibi şehirleri işgal etti. Bu ilerleme sırasında Urla, Malgaç, Bergama, Erbeyli, Erikli, Tellidede ve Aydın'da Kuvâ-yi Milliye birliklerinin gösterdiği direniş Yunan kuvvetlerinin ağır kayıplar vermesine neden oldu. Bu direnişler çoğunlukla Yunan askerlerinin sert tepkisiyle karşılaştı ve bunun sonucunda Menemen Katliamı gibi olaylar meydana geldi, aynı zamanda yaklaşık 2 yıl boyunca Yunanları oyaladı. Gediz Muharebeleri'nin ardından Türk tarafında düzenli ordu kuruldu. Yunan kralı I. Konstantin'in emri ile yapılan keşif taarruzu Birinci İnönü Muharebesi'nde durduruldu. İkinci İnönü Muharebeleri'yle Yunan ilerleyişinin önüne geçildi, ancak Türk kuvvetlerinin temmuz ayında Kütahya-Eskişehir Muharebeleri'nde aldığı yenilgi sonucu Yunan ordusu yeniden ilerlemeye başladı. Sakarya Meydan Muharebesi'nde Yunan ilerlemesi kesin olarak durduruldu. Ağustos 1922'de Türk kuvvetleri tarafından Büyük Taarruz başlatıldı. Dumlupınar'daki muharebe ve ardından İzmir'in Kurtuluşu ile birlikte savaş sona erdi. Şehirde çıkan yangın da sürecin önemli bir sonucu oldu.

Savaşın sonucunda işgal altındaki Batı Anadolu ve Doğu Trakya yeniden Türklerin eline geçti, Mudanya ve Lozan Antlaşması ile yeni kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliği tanındı, Yunanistan'da 11 Eylül 1922 Devrimi gerçekleşti, Birleşik Krallık'ta Lloyd George hükûmeti düştü ve 1923'te Türkiye ile Yunanistan arasında bir nüfus mübadelesi gerçekleştirildi. Savaş sırasında iki tarafın da gerçekleştirdiği etnik temizlik ve katliamlar 640.000 Türk ve 264.000 Rum olmak üzere yüzbinlerce sivilin ölümüne yol açtı, buna ek olarak Yunanların gerçekleştirdiği tahribat ile 250'den fazla köy yandı ve 860.000 Türk mülteci durumuna düştü.

Arka plan

Batı Cephesi'nin jeopolitik bağlamı, Birinci Dünya Savaşı'nın doğrudan bir sonucu olarak Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılması ile Mondros Mütarekesi'nden sonra Yunanistan'a vadedilen topraklara dayanmaktadır. Üçlü İtilaf üyeleri, Osmanlı'nın bulunduğu topraklarla ilgili gizli antlaşmalar yapmışlardı. Bu antlaşmalarda aynı zamanda Yunanistan ile ilgili Osmanlı Topraklarında birbiri ile çelişmekte olan sözler de vermişlerdi. İtilaf Devletleri, özellikle de Yunan hayranı olarak bilen David Lloyd George, Yunanlıların eğer kendi saflarında savaşa girerler ise Anadolu'daki toprakları alabileceklerini söylemişti. Bu topraklar Doğu Trakya'yı, Gökçeada'yı, Bozcaada'yı, ve de İzmir ile çevresindeki bölgeleri de içeriyordu. Bu toprak talepleri ayrıca Saint-Jean-de-Maurienne Anlaşması ile İtalyanların elde ettiği kazanımlarıyla çakışmaktaydı.

Yunan kurtarımcılığı

Yunan ordusunun Küçük Asya serüvenine başlamasının bir diğer nedeni de "korunması gerektiği" iddia edilen Yunan azınlıktı, fakat bu azınlığın miktarı ile ilgili raporlar birbirleriyle çelişmekteydi. 1906-07 Osmanlı Nüfus Sayımına göre toplamda 2.8 milyon Yunan yaşarken 1914 Nüfus sayımına göre ise yaklaşık 1.7 milyondu. Ayrıca Yunan iddiaları, bazı tarihçiler tarafından da eleştirilmişti, örneğin Cedric Lowe ile Michael Dockrill, Yunanların azınlık olduğunu ve İzmirle çevresinin büyük oranda Türk olduğunu söylemişti. Bölgeyi gezen Arnold J. Toynbee'nin hazırladığı bir rapora göre İzmir'in hiçbir yönden Anadoludan koparılamayacağı, Venizelos'un verilerinin doğruluğunun tartışmalı olup taleplerinin Wilson İlkelerini ihlal ettiğini belirtmekteydi.

Yunan başbakan Venizelos'un Haziran 1920'de verdiği bir demeçte "Yunanların İslamla savaşmadığını, ancak anakronistik Osmanlı yönetimiyle savaştıklarını" ifade edecekti. Fakat söz konusu tehlikenin İtilaf desteğini alabilmek için abartıldığı söylenebilir. Savaş sürecinde jön Türklerin yönetimde olmaması ve liderlerinin Birinci Dünya Harbi sonrası ülkeyi terk edişi de iddiayı azaltmaktaydı, o dönemin İstanbul Hükümeti de İngiliz güdümündeydi. Dahası Venizelos, Osmanlı topraklarını ilhak etme amacını Birinci Dünya Harbinin başlarında zaten bildirmişti. Hatta Ocak 1915'de I. Konstantin'e verdiği bir mektupta da niyeti belli olmaktaydı.

Bazı kaynaklar, -başarısızlığından dolayı- Yunan işgalinin Yunanların önlemeyi iddia ettikleri vahşetleri daha da kötü hale getirdiğini belirtmiştir. Örneğin Arnold J. Toynbee'ye göre savaş sırasında her iki taraftan da işlenen suçların baş mimarının David Lloyd George ile Venizelos olduğunu söyler.

Ulusal bölünme

Yunanistan'daki ulusal bölünme, I: Dünya Savaşı'nda Yunan halkı ile siyasetinin iki kutuplu olarak ayrılıp (bir taraf Eleftherios Venizelos yanlısı, diğer taraf ise Kral Konstantin yanlısı) savaşta kimin desteklenmesi gerektiği konusunda oluşan derin bir ayrılıktı.

Birleşik Krallık kral Konstantin'in İtilaf safında savaşa katılacağını düşünüyordu ama kral ile destekçileri, savaşın sonucunun belirsiz olduğu bir dönemde, savaşa girmeyip tarafsız kalma konusunda karar vermişlerdi. II. Wilhelmle olan akrabalık bağı da Konstantin'in hangi tarafa geçeceği konusunda kararsız kalmasına neden oluyordu. Kralın yaşadığı bu kararsızlık, o dönemde Yunanistan'ın en büyük düşmanlarından olan Osmanlı İmparatorluğu ile Bulgaristan Krallığı'nın İttifak Devletleri yanında savaşa girmesiyle arttı.

Kralın tarafsızlığına rağmen başbakan Venizelos, Yunanistan'ın İtilaf Devletlerine katılmasının ülkenin çıkarları için daha iyi olacağını savunmaktaydı ve olası bir zaferin ardından tavizler için zemin hazırlamak üzere Müttefiklerle diplomatik çabalara başlamıştı. Bu anlaşmazlık daha sonrasında kral tarafından başbakanın görevden alınması daha da derinleşip kuzeyde Selanik merkezli ayrı bir hükümet, güneyde ise kral yanlısı ile atina merkezli bir yönetim kurulacaktı. Mayıs 1917'de ise kral konstantin sürgüne gönderilip Venizelos'un öncülüğünde olan Yunanistan Birinci Dünya Harbi'ne girecekti.

Savaşa girilmesi I. Dünya Savaşı sonrası Yunan halkında oldukça derin etkiler bırakmıştı. Bu etkiler, Kurtuluş Savaşı'nın batı cephesinde de önemli rol oynayacaktı.

Yunan ilerlemesi

İzmir'in istilası

15 Mayıs 1919'da, yaklaşık 20.000 askerden oluşan bir Yunan gücü; Yunan, Fransız, İngiliz ve ABD donanmasının da desteğiyle birlikte İzmir'e çıktı. İzmir'in işgalini haklı çıkarmak için ise Mondros Mütarekesi'nin 7. maddesi gösterilmişti. Bu kararın alıınmasında Lloyd George'un Yunan yanlısı siyasetiyle Venizelos'un baskıları da etkiliydi.

İzmir'deki Hristiyan nüfus, farklı kaynaklara göre ya neredeyse Türklerle aynıydı ya da daha fazlaydı. Yunan ordusu ileriki zamanlarda 2.500 Ermeni gönüllüyü de bünyesinde bulunduracaktı. İzmir'deki Yunan nüfus ise kente gelen işgal güçlerini "kurtarıcı" olarak görüyordu. İşgal'in daha ilk günü bile kanlı geçmişti, bölgede bulunan bir İngiliz 15 Mayıs'da 300 ila 400 arası Türk sivilin öldürüldüğünü ve yaklaşık 100 Yunan sivilin de öldüğünü ya da yaralandığını yazmıştı.

İleride Britanya siyasetinde önemli bir rol oynayacak Winston Churchill, İzmir'in işgali ile ilgili şunu diyecekti:

Venizelos İzmir'e girerken dört büyük gücün yetkili temsilcisi gibi davranmakta, ancak oraya suya dalacak bir ördek kadar hevesle gitti.

Yunan Ordusundaki dış gönüllüler

Yunan ordusunda 7.265 Pontus, Kafkas, Kıbrıs ve Anadolu Rum'u da gönüllü olarak katılmıştı.. Ayrıca yaklaşık 2.500 Ermeni gönüllü de Yunan saflarındaydı. Bu gönüllüleri doğrudan orduyta katmak yerine ayrı bir "Ermeni lejyonu" birliği oluşturuldu. Yunan ordusundaki dış gönüllüler ayrıca Fransız, Bulgar, Sırp, Rumen, Arnavut, Suriyeli, Mısırlı, Gürcü hatta Osmanlı bileşenleri bile içeriyordu.

Yunan ordusunda, sayıları tam olarak bilinmese de, yaklaşık 20.000 Çerkes gönüllü olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca 1923'de Türk ordusunun Trakya'ya olası bir harekatı sırasında Trakya'yı elde tutmak için bir Çerkes ordu birimi bile kurulmuştu. Batı cephesindeki Çerkesler aynı zamanda ilerlemekte olan Yunan ordusuna istihbarat bilgileri de sağlayacaklardı.

Ayrıca Yunan ordusunda Rus Beyaz Ordu gönüllüleri de vardı, bunun nedeni ise Türklerle birlikte olan Sovyet Kızıl Ordu'suydu. Bu Beyaz Ruslardan bazıları özellikle bir Pontus Devleti kurulması için Yunanların yanında savaşmaktaydı.

İlk direnişler

Yunan istilasına karşılık ilk direniş 15 Mayıs 1919 günü Hasan Tahsin tarafından işgalci Yunan ordusuna silah sıkılarak başlatılmıştı. Hasan Tahsin'in bu direnişinden Demirci Mehmet Efe de etkilenmişti. Bir sonraki direniş ise 16 Mayıs'da Urla'da, 173. Alay komutanı Kazım bey tarafından gerçekleştirilmişti. Yörük Ali Efe komutası altındaki Kuva-yı Milliye birlikleri 16 Haziran'da Malgaç'daki bir Yunan karakolunu bastı. 15-16 Haziran arasında ise Yusuf İzzet emrinde 500 direnişçi Bergama'da geçici olarak tutunarak Yunan ordusunu geri püskürttü. Yunanlar ise bu yenilginin intikamı olarak Menemen'de katliam yaptı. Daha sonra Yunan ordusu 19 Haziran'da ilçeyi geri işgal etti. 22 Haziran'da ise 40 kişilik bir Türk kuvveti 700 kişilik 3 Yunan bölüğünü Erikli'de yenmişti.

Bu olaylardan sonra ise Yunan ordusu Aydın'daki Türk mevzilerini yıkmak için 24 Haziran'da Tellidede'ye saldırdı, Kuva-yı milliye ise 29 Haziran'da çekildi. Daha sonra da ilk Yunan birlikleri 27 Haziran'da Aydın'a girdi, uzun süren çatışmalar sonrası Temmuz'un 4'ünde Aydın'ın tamamı Yunanlar tarafından işgal edildi. Temmuz 1919'un sonuna gelindiğinde Anadolu'da toplam Yunan askeri sayısı 65.305'di.

Milne Hattı'nın çizilmesi

1919 Ağustosunun ortalarında, Türklerle Rumlar arasındaki toplumlararası şiddeti sona erdirmek için geçici olarak bir hat çizilmesi kararı alındı. George Milne tarafından çizilen Bu sınır 3 Kasım'da Harbiye Nezâreti'ne bildirildi. Ayvalık'ın kuzeyindeki Aymazdağı'ndan güneye doğru Tatarköy, Keşelli, Sart, Bademlik, Umurlu ve Selçuk'tan geçen bu hat büyük tepkiler görmüştü. Yunanların bu hattı ilk aşma çabası 18 Ocak 1920'de gerçekleşse de başarısız olmuşlardı ve 22 Haziran 1920'ye dek Batı Cephesinde yeni bir şey olmayacaktı.

Haziran 1920'e kadar Kurtuluş Savaşı'nda yaşanan diğer olaylar

19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıktı ve Millî mücadeleyi başlattı. Kuva-yı Milliye batıda Yunan ordusunu oyalarken Erzurum ile Sivas Kongresi yapıldı.

12 Ocak 1920 tarihinde, 1918'de dağıtılan son Osmanlı Mebusan Meclisi yeniden toplandı ve oy çokluğuyla birlikte Misak-ı Milli kararnamesi kabul edildi. Bu olaydan sonra İtilaf Devletleri Osmanlı İmparatorluğunun başkenti olan İstanbul'u 16 Mart 1920'de resmî olarak işgal edeceklerdi. İstanbul'dan kaçmayı başaran Mebuslar ise Ankara'da kurulacak olan yeni meclise çağrıldı. Daha sonra ise işgal altındaki İstanbul'da İtilaf Devletleri güdümünde bir kukla devlet kurulacaktı.

Daha sonra ise bu İtilaf Devletleri güdümündeki Osmanlı hükümetine Kuva-yi İnzibatiye ordusu ile Geyve ve İzmit'deki Türk birliklerini yok etmeye görevlendirilmişti, ancak başarısız olmuşlardı. Durum bir çıkmaza dönmüştü, bu yüzden İngilizler Yunan ordusunu hem Sevr Antlaşmasını Osmanlı'ya kabul ettirmek hem de direnen Türkleri cezalandırmak için kullanmaya karar vermişlerdi.

Yunan Yaz Taarruzu

22 Haziran 1920'de, Milne Hattı'nı yararak Yunan ordusu, İngiliz ve Osmanlı güçleriyle birlikte, Anadolu'nun içine doğru ilerlemeye başlamıştı. Yunan ordusu sırasıyla şu kentleri işgal etmişti:

Akhisar (22 Haziran)

Kırkağaç, Soma, Salihli (24 Haziran)

Alaşehir (25 Haziran)

Kula (28 Haziran)

Bandırma, Kirmasti ve Karacabey (2 Temmuz)

Nazilli (3 Temmuz)

Gemlik, İzmit ile Mudanya (6 Temmuz)

Bursa (8 Temmuz)

Karamürsel (11 Temmuz)

İznik (12 Temmuz)

Gediz ile Ulubey (28 Ağustos)

Uşak (29 Ağustos)

Simav (3 Eylül)

10 Ağustos 1920'de, Damat Ferit Paşa önderliğindeki Osmanlı komitesi Sevr Antlaşması'nı imzaladı. İmzalanmasına karşın, antlaşma ne Yunanistan ne de [Meclis-i Mebusan onayından geçemediğinden dolayı] Osmanlı tarafından onaylandı.

Ekim 1920'ye gelindiğinde, Yunan ordusu Anadolu'nun içine iyice girmişti. Ancak yine de oldukça az bir Türk direnişiyle karşılaşmışlardı. Türkler ise bu taarruzlara karşı olarak Kütahya kentinin Gediz ilçesinde bir karşı saldırı başlatacaktı ve o ana dek ilk defa Yunan güçleri işgal ettikleri bir yeri terk edeceklerdi.

Gediz Taarruzu

1920 Yunan yaz taarruzundan sonra düzensiz Ali Fuat Paşa ile Çerkes Ethem Türk birlikleri, 24 Kasım'da Gediz bölgesinde olan Constantinos Manetos komutası altında olan birliklere saldırıya geçti. Her ne kadar saldırı başarılı olup Yunan güçlerini Gediz'den çıkartmayı sağlasa da Çerkes Ethem'in komutasındaki Kuva-yi Seyyare'nin keyfi davranışları yüzünden 15.000 kişilik olan 13. Yunan piyade tümenini kuşatıp yok etme fırsatı kaçmıştı. Bu olaylar Ankara Hükûmeti'nin gayrinizami orduyu kaldırıp yerine düzenli ordu kurmasına yol açacaktı. Bazı kaynaklar, Gediz Taarruzunun o ana dek kemalistler tarafından ilk "büyük ve iyi planlanmış bir saldırı" olduğunu söylemektedirler.

Yunanistan'da Kralın ölümü ile yönetim değişikliği

Tüm bu olaylar yaşanırken 2 Ekim 1920'de Yunanistan kralı Aleksandros, Kraliyet evinin bahçesinde alman çoban köpeği türünden olan evcil hayvanı ile evcil maymunu arasındaki bir kavgayı ayırmak isterken maymun tarafından ayağı ve gövdesinden derince ısırılarak yaralandı. Daha sonra ise kralın yaraları temizlense bile ağır bir enfeksiyon olmadığı düşünülerek kamuoyuna bu olayın açıklanmasını istemedi. Aynı günün akşamı ise yaraları ağır enfeksiyon kapıp yüksek ateş ile sepsis vücudunda etkili olmaya başladı. Doktorlar kralın ayağını ampute etmek isteseler de kimse bu sorumluluğu almak istememişti. 19 Ekim'de ise sayıklamaya başladı ve en sonunda 25 Ekim'de öldü.

Kralın ölümü ile artık seçimlerin yapılması gerektiği kararlaştırılmıştı (ülke 1915'den beridir seçimlere gitmemişti), ayrıca eski Alman yanlısı kral I. Konstantin'in de ülkenin başına geçmemesi için Venizelos seçimleri yinelemeye karar vermişti. 14 Kasımda yapılan seçimler Venizelos için felaket olarak sonuçlanmıştı, öyle ki bir milletvekili olarak bile seçilemeyip meclise girememişti. Yunan halkının artık diktatörlüğe varmış Venizelist hükûmetten bıkmışlığı ve bölgedeki Türk oylarını alamaması da seçimlerin kaybedilmesinde önemli bir etken olmuştu. Seçimden sonra ise Venizelos siyasetten emekli olduğunu belirtip Fransa'ya gitti.

Seçimler kazanıldıktan sonra Dimitrios Gunaris başkanlığındaki yönetim ölmüş kralın yerine geçmesi için I. Konstantin'in tahta ülkeye dönüp tahta oturması için Aralık ayında ülkeyi referanduma götürdü ve sonuç olarak %99'a yakın oyla Konstantin'in geri gelmesi karar alındı. Bu karar ve Konstantin'in dönüşü İtilaf Devletleri ile sorunlar yaşanmasına yol açacaktı.

Kral'ın dönüşünden sonra Fransa, Aralık 1920'de Yunanistan'a finansal desteğini keseceğini duyurdu ve kralın kalacağı kesinleştikten sonra Ocak 1921'de Yunanistan'a desteğini tümden kesti. Fransa'nın desteğini kesmesi ani bir karar değildi, bu olayı bir bahane ve diplomatik kaçış amaçlı kullanmıştı. Öte yandan Fransa, desteği kesmesine rağmen Kilikya'da Türklerle savaşmaya devam etti, örneğin Şubat 1921'de Antep'i ele geçirmişti. Birleşik Krallık ise başlangıçta tedirginliğe kapılsa da sonradan Yunanları desteklemeye devam etmişlerdi. Daha sonra ise İngilizler savaşın sonuna dek Yunanları destekleyen tek ülke konumuna düşeceklerdi. Hatta Sakarya Meydan Muharebesi devam ederken İngiltere Bankası tarafından Yunanlara kısa vadeli kredi bile açılacaktı.

Yönetim değişikliği sonrası Yunan ordusundaki bazı Venizelizm yanlısı subaylar görevden atılmıştı ve yerlerine kral yanlısı subaylar getirilmişti, yeni gelen subayların askerî tecrübeleri ise tartışmaya açık derecedeydi. Yunan Küçük Asya Ordusu başkomutanlığına ise Anastasios Papulas getirilecekti.

Bu süreçte Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Ankara Hükûmeti, Kazım Karabekir Paşa'yı doğu cephesinde Ermenistan'ı yenmeyle görevlendirmiş ve Oltu, Sarıkamış, Kars ve Gümrü Muharebesi'nde yenip Ermenileri Gümrü Antlaşmasına zorlamıştı. Aynı zamanda savaştan sonra İngilizler tarafından Ermeni ordusuna verilen 40.000 silah ele geçirilmişti (bu olay için ayrıca Mustafa Kemal Paşa tarafından alaycı bir mektup da yazılmıştır). Böylece Doğu Cephesi kapanmış, Batı Cephesine silahlar kaydırılabilmişti.

İlerlemenin durdurulması

İnönü muharebeleri

Aralık 1920'ye gelindiğinde, Yunanlar işgal bölgelerini genişleterek İzmir'den Eskişehir'e kadar ilerlemişlerdi, fakat Ocak 1921 itibarıyla karşılarında artık gayrinizami birlikler değil düzenli bir ordu (kuva-yı nizamiye) bulunmaktaydı. Yunan ordusunun yapacağı keşif operasyonları düzenli ordu ile durdurulacaktı. Bu muharebelerin sonucu ayrıca diğer cephelerdeki olayları da etkileyip iç ve dış basında yankı bulacaktı.

Birinci İnönü muharebesi

Ocak 1921'in başlarında Yunan ordusu komutanı Papulas tarafından emredilen keşif taarruzu (taarruz ayrıca Ankara Hükûmetine karşı yeni çıkmış olan Çerkes Ethem ayaklanmasından da faydalanmayı amaçlıyordu) sırasında Yunan ordusu İnönü bölgesinde bulunan Türk birlikleriyle çatışmaya girdi. Yaklaşık 4 gün süren çatışmalar sonrasında Yunan harekâtı durdurulup yeni kurulmuş Türk düzenli ordusu Yunanlara karşı olan ilk muharebesinde ilk zaferini kazandı.

Ocak 1921'de, Mayıs 1919'dan beri ilerleyen Yunan ordusu ilk kez durdurulmuştu, bu durum yerel halkta mutlulukla karşılanıp Anadolu Hareketinin savaşı kazanacağına dair güvenin artmasını sağlamıştı. Sovyet Rusya da antiemperyalist olarak gördüğü Ankara Hükûmetinin zafer kazanmasını olumlu karşılamış ve Mart 1921'deki Moskova Antlaşması'yla birlikte Türkleri askeri ile maddi olarak desteklemeye başlamıştı. Fransa ile Kilikya Barış Antlaşması ile çözüme varılmak istenilse de başarısız olunmuştu. Daha sonra İtilaf Devletleri öncülüğünde toplanan Londra Konferansı'nda ise herhangi bir sonuç alınamamıştı.

İkinci İnönü Muharebesi

Halen stratejik üstünlüğü ellerinde tuttuklarını düşünen Yunan ordusu 27 Mart'da İnönü yöresinde ikinci bir saldırı başlattı, ilk başlarda Metris Tepe gibi yerler ele geçirilmesine rağmen uzun süren inatçı Türk direnişi Yunan ordusunu geri çekilmeye zorladı. Muharebe, 1 Nisan'da Yunan ordusunun geri çekilmesiyle Türk zaferiyle sonuçlandı. Böylece düzenli Türk ordusu Yunan birliklerine karşı ikinci zaferini kazanmış oldu. Artık Yunan ordusunun Türkleri yeneceğine dair inanç İtilaf Devletleri arasında gitgide azalmaya başlamıştı. Daha sonraları İtalya, Güneybatı Anadolu'da işgal ettiği bölgeleri terk etmeye başlamıştı.

Yunan ordusunun Ocak-Nisan 1921 harekâtları; Türk ordusunun o dönem zayıf ve reform döneminden geçmesi, Kafkasya'da Ermeni/Gürcü güçleriyle çatışması, Kilikya'da Fransızlarla henüz barışa varılamayıp halen savaşın devam etmesi ve TBMM yönetimi karşıtı isyanların sürmesi nedeniyle "elden kaçmış bir fırsat" olarak görülmektedir.

Kütahya-Eskişehir Muharebesi

I. ve II. İnönü muharebelerindeki yenilgilerden sonra Yunan ordusu Türk birliklerini tümden bitirmek amacıyla genel bir taarruza hazırlandı. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra ise Temmuz 1921'de İsmet Paşa komutasındaki Türk birliklerine Yunan ordusu saldırıya geçti. Yunan ordusu Türk kuvvetlerini yardıktan sonra önce Kütahya, ardından da Eskişehir Yunanların eline geçti. Yunanlar her ne kadar bu iki şehri ele geçirmeyi başarsalar da, Türk güçleri son anda Mustafa Kemal Paşa tarafından alınan bir karar ile geri çekilerek kuşatmadan kurtulmuşlardı.

Kütahya-Eskişehir Muharebelerinden sonra Yunan komutanlar arasında Türk güçlerine yeni bir saldırı yapılıp yapılmaması konusunda görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştı. Savaş sonrası moralleri yükselmiş olan Yunanlar son bir saldırı ile Türkleri Sevr Antlaşmasına zorlayabileceklerine inanmaktaydı. Yalnızca birkaç komutan, içlerinde ileride Yunan siyasetinde önemli bir rol tutacak olan Metaxas da dahil olmak üzere, saldırmanın mantıksız olup savunmanın daha uygun olduğunu belirtmişti; ancak sesleri pek duyulmamıştı.

Özellikle Yunan Kral Konstantin Ankara'ya saldırmak için savaş naraları atmaktaydı, hatta İngiliz subaylar Ankara düştükten sonra kentin içinde Yunanlarla birlikte zafer yemeğine davet edilecekti. Türk tarafında ise son hazırlıklar yapılmaktaydı, Tekâlif-i Milliye emirleri yayımlanarak Türk toplumundan savaşta kullanılacak olan gerekli nesneler (yiyecek, içecek, barut, silah vs.) sonrasında ödenmek karşılığıyla geçici olarak alınacaktı. Daha sonra ise İsmet Paşa Batı Cephesi Komutanı görevden alınıp yerine Fevzi Paşa getirilmişti. Sakarya savaşından önce Yunan ordusunun bölgede toplam 110.000 askeri vardı.

Sakarya Meydan Muharebesi

yaklaşık 1 aylık bir durgunluk döneminden sonra Yunan ordusu 23 Ağustos'da taarruza geçti. 23-30 Ağustos arası Yunan ordusu ilerledi ve Türk ordusunu kuşatmaya çalışsa da başarılı olamadı. 26 Ağustos'da Mustafa Kemal Paşa'ya şehrin Yunan güçlerine düşmesi olasılığında Millet Meclisi'ni Kayseri'ye taşıma teklifi gelse de reddedilmişti. Yunan ordusu yavaşça Ankara'ya oldukça yaklaşıp dağları birer birer ellerine geçiriyorlardı, ve 30 Ağustos 1921'de ise zirve noktalarına ulaştılar. Yunanlar muharebe boyunca sayısal üstünlüğe sahiptiler.

Batı Cephesi Komutanlığı 30 Ağustos'dan itibaren "aşırı derecede yüksek tehlike" dönemine girmişti, çünkü savaş rezervleri tükenmiş olup Yunanlar saldırılarını sürdürmekteydi. Ancak aynı durum Yunanlar için de geçerliydi, kendi aleyhlerine olan dağlı bir arazide çatışmaktalardı. Aynı zamanda bir haftada neredeyse 120 mil (yaklaşık 200 kilometreye denk gelir) yol katetmişlerdi ve yiyecek malzemeleri de elverişli değildi. Yeniden toparlanan Türk birlikleri 9-10 Eylül tarihinde karşı taarruza geçti ve 13 Eylülde Yunan ordusunu Sakarya nehrinin batısına attılar. Böylece muharebe Türk zaferiyle bitmiş oldu.

Donuk Çatışma (Eylül 1921-Ağustos 1922)

13 Eylül 1921'de Sakarya Meydan Muharebesi'nden sonra her iki taraf da saldırı gücünü kaybettiği için bulundukları mevzileri savunmaya karar vermişlerdi. Ekim 1921'e gelindiğinde ne Yunan ordusu Sakarya doğusundaki Türklere saldırabiliyordu ne de Türk ordusu Anadolu'dan Yunan ordusunu çıkaracak güce sahipti. Bundan dolayı Türk ordusu uzun bir hazırlanış sürecine girdi.

1 Ekim 1921'de geri çekilen Yunan birliklerini takip harekâtı başlatıldı. Baskın olarak plananan bu operasyon, Yunan birliklerinin fark edişiyle muharebeye döndü. Literatüre Güzelim Dağı Muharebesi ya da Afyon Taarruzu olarak da giren bu çatışma 8/10 Ekime kadar sürdü. Çatışma sonunda her iki taraf da kesin bir sonuç elde edemedi ve Türkler geri çekildi.

Yunanistan ise bu dönemde ağır bir ekonomik krize girmişti. Askerî kanatta ise işler daha da kötüydü. Ordu içindeki Venizelistler ayrı bir grup kurmuş, hatta darbe teşebbüsünde bile bulunmuşlardı. Savaştan bıkmış olan Yunan halkı arasında Küçük Asya (yani Anadolu) bölgesinden çekilme sesleri de yükselmekteydi. Mart 1922'de Yunan ekonomisi iflas etmişti. Yunan ordusunun başkomutanı Populas Haziran 1922'de istifa etmiş ve yerine Yeoryos Hacıanestis geçmişti.

Küçük Asya kabusundan kurtulmamız için çabucak bir şeyler yapılmalı.

Bu süreçteyse işler Türklerden yana gitmeye başladı. Moskova Antlaşması kadar önemli olan Kars Antlaşması 13 Ekim'de imzalandı. Fransızlar ile de 21 Ekim 1921 tarihinde Ankara Antlaşması imzalanarak Güney cephesi kapatıldı. Böylece gerekli malzemeler Batı Cephesine kaydırılabildi.

Mart 1922'de İtilaf güçleri Yunanlar ve Türklere ateşkes için konferansa davet ettiler. İstanbul Hükûmeti de konferansa katılmak istese de istekleri görmezden gelindi. Mustafa Kemal Paşa ise Yunan birliklerinin Anadolu'da bulunduğu her türlü barışı reddetti. Daha sonra ise Yunan hükûmeti, İtilaf birlikleri tarafından işgal altında olan İstanbul'u Yunan kuvvetleri tarafından işgal etmeye çalışsa da, ağır bir tepkiyle karşılaştıkları için vazgeçtiler.

Türkler tüm bu dönemde hazırlıklarını tamamlamıştı. Taarruz planı şuydu: Afyonkarahias bölgesindeki Yunan birliklerini kuşatıp yok etmek. Yunan komutanlar ise, Türklerin saldırı planından habersiz bir şekilde, Anadolu'da bulunan 3 tane alayı Trakya'ya kaydırmıştı—ki bu oldukça yanlış bir karar olacaktı. Hazırlıklarını tamamlamış olan Türk ordusu ise, 26 Ağustos'da saldırıya geçecekti.

Türk karşı taarruzu

Dumlupınar

Saat sabah 05:00'de, Türk birlikleri Afyon'daki Yunanlara taarruz etti. Öncelikle 1 saat ve 30 dakika Yunan iletişim ile savunma hatlarını top ateşine tuttuktan sonra 1. Ordu harekete geçti. Türk top ateşleri o kadar isabetliydi ki Yunan siperlerini yerle bir etmekteydi. Ardından Yakup Şevki bey komutasındaki 2. Ordu da Yunan 15. Tümenine saldırdı. Diğer birliklerin de harekete geçmesiyle birlikte Afyon'daki Yunan ordusu kuşatıldı. Uzun süren çatışmalar sonrası Başkomutanlık Meydan Muharebesi Türk zaferiyle sonuçlanarak Küçük Asya'daki Yunan ordusunun belini kırdı. 30 Ağustos'da tümgeneral Trikupis ile Kimon Digenis esir alındı. Trikupis, Yeoryos Hacıanestis yerine Yunan ordusunun başkomutanı olarak atandığını Mustafa Kemal Paşa tarafından tutsakken öğrendi. Birkaç Yunan tümeni kuşatmadan kaçabilse de Yunan kuvvetlerinin neredeyse tamamı Türklerin insafına kalmıştı. Tarih 30 Ağustos'a gelindiğinde Yunan ordusunun en önemli kısmı yok edilmişti ve Yunan orduları düzensizce geri çekilmekteydi. 1 Eylül'de Mustafa Kemal Paşa ünlü "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" sözünü demiştir. Dumlupınar'daki yenilgiden sonra Yunan ordusu, birer "yakıp yıkma taktiği" izlemiştir.

Geri çekilen düşmanı takip harekatı

Yunan Küçük Asya Ordusu'nun kalıntıları kaotik ve düzensiz bir şekilde geri çekilmekteydi. Yunanlar için artık "Küçük Asya hayâli" tükenmişti. Geri çekilen Yunan ordusunun toparlanmasına izin vermemek için, Atatürk tarafından geri çekilen düşmanı takip etme/kovalama ("pursuit") emri verildi. Bu geri çekilme harekatlarında Fahrettin Altay Paşa da oldukça önemli bir rol oynadı. Küçük Asya'daki Yunan ordusu neredeyse yok edilme raddesine gelecekti.

1 Eylül'de Uşak kurtarıldı. Aynı gün Eskişehir de işgalden kurtuldu. 3 Eylül'de Kula ele geçirildi. 5 Eylül'de Yunan ordusu Alaşehir'den geri çekilip bölgeye Türk ordusu girdi. 6 Eylül'de Balıkesir kurtuldu. Manisa 8 Eylül'de geri alındı. 9 Eylül'de Türk ordusu İzmir'e girerek şehri yaklaşık 3 yıl süren işgalden kurtardı. İzmir'in Kurtuluşu, Yunanların Megali İdea ülküsü ile 2 bin yıllık Yunan varlığına son vermiştir. Mudanya 10 Eylül'de özgürleştrildi. Bursa 11 Eylül'de yeniden ele geçirildi. 17-18 Eylül'de ise son olarak Bandırma düşman işgalinden kurtarılarak Büyük Taarruz sona erdi. Türk askerleri tüm bu ilerleyiş boyunca hiçbir siville çatışmaya girmemişti.

Taarruz aşırı hızlı bir şekilde tamamlanmıştı. Bu kovalama harekâtının bitişinde Yunan ordusu ya denize dökülmüştü ya da tümden yok olmuştu. Yunan ordusu kesin bir biçimde yenilmişti. Büyük Taarruz'dan Küçük Asya Ordusu'nun yalnızca üçte biri (1/3) başarıyla kurtulup Anadolu'yu boşaltabilmişti. Yunan ordusunun kayıpları 75 bin ölü ve yaralıydı, ayrıca Türklerin elinde 45.000 tutsak Yunan askeri de vardı. Türk ordusunun toplam zaiyatı ise sadece 12 bindi. Türk Kurtuluş Savaşı'nın Batı Cephesi, tarih boyunca Yunanların aldığı en ağır yenilgilerden birisiydi.

Türk süvari güçleri 9 Eylül'de İzmir'in sınırlarına varmıştı, Yunan ordusu ise aynı gün kenti çoktan boşaltmıştı. Türk birlikleri şehrin içine sabah saat 11:00'de varmıştı. 10 Eylül'de, toplumlararsı bir şiddetin ortaya çıkmasını önleme maksatıyla, Mustafa Kemal Paşa tarafından herhangi bir sivili öldüren Türk askerine idam cezası verileceği bildirildi. Tüm bu olaylar yaşanırken 13 Eylül 1922 tarihinde İzmir'de yaklaşık 9 gün sürecek olan bir yangın çıktı. Yalnızca Yahudi ve Türk bölgeleri kentteki yangından etkilenmedi. Yangını kimin çıkardığı ya da kimin başlattığı günümüzde hâlen birer tartışma konusudur.

Yunan ordusunu Anadolu'nun bağrında yok ettikten sonra Türk birlikleri, İngiliz kuvvetlerinin bulunduğu Çanakkale Boğazı'na doğru ilerledi.

Sonrası

Çanakkale Krizi

Büyük Taarruz'daki zaferin ardından Türk kuvvetleri İngiliz birliklerinin bulunduğu Çanakkale Boğazı'na doğru yürümeye başladı. Bu durum iki devlet arasında bir krizin doğmasına yol açtı. Ankara Hükûmeti, Çanakkale'den çekilmeleri amacıyla İngilizlere ültimatom verdi. İngilizler, tarafsız bölge olarak adlandırdıkları yerdeki askerlerini korumak için Çanakkale'ye Kraliyet Hava Kuvvetleri'nden 4, 25, 56, 203, 207, 208 ile 267 numaralı uçak filolarını gönderdiler. Ayrıca savaş gemilerini de bölgeye yolladılar. Daha sonra da dominyonlarından Çanakkale'ye kuvvet göndermelerini isteseler de birer tabur gönderen Yeni Zelanda ile Newfoundland Dominyonu dışında hiçbir Milletler Topluluğu üyesi devlet birlik göndermemeye kararlıydı. Hatta Yugoslavya, İtalya ve Romanya bile İngilizleri desteklememişti. Fransa da İngilizlere karşı çıkmıştı. İngilizler artık diplomatik olarak tümüyle izole ve yalnız kalmıştı.

İngiliz Savaş Ofisi'nin olası bir savaş çıkması durumunda 27 Eylül tarihli planı şöyleydi:

Gelibolu Yarımadası ne olursa olsun korunacaktı

Bölgedeki İngiliz güçlerini tehlikeye atmadan Çanakkale tutulabilecek en uzun süre boyunca elde tutulacaktı

Kocaeli Yarımadası ciddi bir tehtitle karşı karşı kalınması durumunda boşaltılacaktı

Zorunda kalınıldığı zaman Konstantinopolis tahliye edilecekti

Ancak 30 Eylül tarihli toplantıda İngiliz kabinesi daha çok şu 3 şeye odaklandı:

Uzlaşı yoluyla barışı sağlamak

Çanakkale ve İstanbul Boğazlarından geçiş özgürlüğünü korumak

Tüm bunlar yaşanırken Fransa ve İtalya'yla sürmekte olan ittifakı korumak

Tüm bu olaylar yaşanırken İngiliz iç siyâseti de karışıklıklarla boğuşmaktaydı. Ülke genelinde işsizlik tavan yapmış, İrlanda bağımsızlığını kazanmış, ve İngiliz kamuoyu savaştan bıkmış olup savaş karşıtı hale geçirmişti. David Lloyd George'un Yunan yanlısı dış siyaseti artık herkesi rahatsız etmekteydi. Öyle ki, Lloyd George ile aynı düşünen kişiler yalnızca Winston Churchill, F. E. Smith ve Austen Chamberlain'di. Diğer tüm muhafazakarlar ise savaş karşıtıydı.

Kemalistlerin İngiliz nefretinden daha öte bir şey hiç görmedim. Elinden gelse Mustafa Kemal her sabah kahvaltı sofrasına salamuraya yatırılmış bir İngiliz getirtirdi, kesin yapardı bunu.

Lloyd George'un aşırı Yunan yanlısı politikası onun sonunu getiricekti. Muhafazakar Parti milletvekilleri, Liberal Parti ile sürmekte olan koalisyon hükûmetinin devam edemeyeceği üzerine Carlton Club'da toplantı yaptılar. Toplantı sonucunda David Lloyd George 19 Ekim'de başbakanlık görevinden istifa etti. Böylece Çanakkale Krizi, LLoyd George'un siyasi kariyerinin sonunu getirdi. Andrew Bonar Law önderliğinde kurulan yeni hükûmet ise Türklerle uzlaşmaya daha yakın olacaktı.

Savaşın Bitişi ve Mudanya Ateşkesi

Uzun süren görüşmeler sonrasında 11 Ekim 1922'de İtilaf Devletleri ile Ankara Hükûmeti arasında Mudanya'da ateşkes imzalandı. İlk başta Yunanlar antlaşma koşullarını kabul etmese de 3 gün sonra (14 Ekim) uymak zorunda kaldılar. Mütareke koşullarından olan "Doğu Trakya'yı Türklere verme hususu" da kolayca halledilip Yunan ordusu Doğu Trakya'yı tahliye etti. Böylece Doğu Trakya tek bir kurşun bile atılmadan Türklere geri verildi.

Mudanya'dan sonra ise ardıl olarak Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923'te imzalandı. Savaş bittikten sonra ise her iki ülke arasında bir nüfus mübadelesi yapıldı. Toplamda 1.2 milyon Rum ile 500.000 Türk ülkelerarası yer değiştirmek zorunda kaldı.

Bugün Lozan Antlaşması, üzerinden 100 yıl geçmesine karşın hâlen geçerliliğini korumayı başarmış olan ilk ve tek Birinci Dünya Savaşı sonrası antlaşmadır.

Etkileri

Küçük Asya Felaketi (Yunanca: Μικρασιατική καταστροφή, Mikrasiatiki katastrofi), Yunan tarih yazımında Küçük Asya Ordusu'nun Eylül 1922'de Mustafa Kemal komutasındaki Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Ordusu'na uğradığı yenilgi sonucu Küçük Asya Seferi'nin son bulmasına verilen isimdir. Küçük Asya Felaketi, Helenizm (Yunanlık) tarihinin bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Yunanistan'ın tarih ders kitabında ise Modern Helenizm (Yunanlık) tarihinin en büyük ulusal felaketi olarak tanımlanmaktadır.

Küçük Asya Felaketi, sadece Yunanistan'ın başarılı savaşlarla dolu bir on yılını bitirmedi, aynı zamanda kuruluşundan itibaren bir yüzyıldır modern Yunan devletinin siyasetinde egemen olan ve Megali İdea olarak bilinen irredantist ve yayılmacı politikasını toprağa gömdü.

Küçük Asya Felaketi, yalnızca birer yenilgi olarak kalmamış; iki savaş arası dönem ve 1940-41 Yunan-İtalyan Savaşı ile Mihverlerin Yunanistan'ı işgali sürecinde de siyasetçiler ve halk arasında çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. Ayrıca devlet içi siyasette de Altılar Davası gibi birçok olaya yol açmıştır.

Küçük Asya Felaketi, Yunan ordusu için bir yenilgi olmanın yanı sıra, 1923-1924 nüfus mübadelesi ile (muaf tutulan İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada hariç) Anadolu'daki Rum/Yunan nüfusun yok olmasına neden olduğu için de böyle adlandırılmaktadır. 1922 Felaketi, Yunan toplumunda her düzeyde derin kesintilere yol açacaktır: ekonomik (büyük şehir merkezlerinde büyük bir işçi sınıfının yaratılması ve astifili), politik (siyasi güçlerin radikalleşmesi) ve kültürel (yeni müzik, mutfak), 30'ların kuşağı vb. gibi yeni entelektüel arayışlar ve edebi akımlar.

Savaşın sonuçlanmasında payı olan etmenler

Türk Kurtuluş Savaşı'nın Batı Cephesi'nin gelişimi ile sonuçlanması sürecinde birçok etken rol oynamıştır.

Yunan ordusunun aşırı özgüveni

Yunanlar, kendilerine İtalya, Fransa ve Birleşik Krallık tarafından yapılan "düşmanı hafife almama" konusundaki uyarılara rağmen, düzensiz olarak gördükleri Türkleri 3 ay içerisinde yok edeceklerini düşünmekteydiler. 1921 Londra Konferansı'nda Yunan başbakan Nikolaos Kaloyeropulos, Yunan ordusunun "Harikulade" bir düzeyde olduğunu ve ordunun savaşmak için can atıp Kemal'in ordusunun ise "çapulcu" düzeyinde olduğunu söylemişti. Buna yanıt olarak ise İtalyan diplomat Carlo Sforza Türk kuvvetlerinin Anadolu'nun derinliklerinde bulunup çok ciddi bir sorun olduğunu, küçük bir yanlışın bile Dünya'nın en iyi generalleri tarafından yönetilmekte olan en güçlü orduların bile sonunu getirebileceğini belirterek Kaloyeropulos'a Napolyon'un Rusya seferi'ni hatırlattı. Konferansta bulunan Fransız Bakanlar konseyi başkanı Aristide Briand ise Yunanların vatanseverliğini sorgulamadı, ancak Kaloyeropulos'un Türkleri askerî olarak değerlendirme biçimine karşı çıktı. Fransa, Kilikya'da Türklere karşı kendi cephesi bulunmaktaydı, bölgede 60.000 askeri bulunmaktaydı, hepsi bakımlı olup iyi eğitilmişti lâkin yine de Kilikya'daki düzensiz Türk birlikleri Fransızlara ağır zaiyatlar verdirmekteydi. Yani onun deyimiyle birer "çapulcu" değillerdi. Kaloyeropulos buna karşı çıktı. Birinci Dünya Savaşı'nın Batı Cephesi'nde ün yapmış, orada Almanlara karşı savaşmış, Çanakkale Savaşı'nda rol oynamış ve şuan Kilikya'da Türklerle savaşmakta olan Fransız general Henri Gouraud da Briand'ın dediklerine katıldı. Ağzından çıkan sözleri dikkatlice seçerek Türklerin "tehlikeli rakipler olup hiç de hafife alınmamaları gerektiğini" ekledi. Kilikya'da kendi komutası altında bulunan oldukça becerikli 55 bin kişilik bir güç Antep'i kuşatmaktaydı, yine de kuşatma zorluklarla geçmekteydi; Antep'i ele geçirmek için gösterilen çaba Verdun'daki gösterilen çabayla eşdeğer seviyedeydi. Dahası, İzmir'den Ankaraya kadar olan mesafe yaklaşık 600 kilometreydi—ki bu da Yunan birliklerinin savaş alanlarını yaymasını gerektirecekti. Mareşal Foch'un tüm Anadolu'yu denetim altında tutmak için toplamda 27-28 tümenin gerektiğini yeniden hatırlattı. Ayrıca Fransızlarla olan cephenin aksine, ki bu cephede askerler siperlerle korunabilmekteydi, Ankara'nın dağlık olup orayı işgal etmeyi kafasına koymuş bir ordunun, destek hatlarının yüzlerce kilometre ötesinde, her an her türlü saldırıya karşı tetikte olması gerektiğini belirtti.

Yunanlar ayrıca dış ülkelerin sözüne de güvenmekteydi. Haziran 1922'de Birleşik Krallık'ın Yunanistan büyükelçisi olan Francis O. Lindley İngiliz hükûmetini zamanın hızla akıp gittiğini ve Yunanistan'a acil askerî, maddi ve moral destek verilmesi gerektiği konusunda uyardı. Bunun üzerine bir miktar askeri/finansal yapılıp Avam Kamarası'nda filhelen başkan David Lloyd George, şöyle bir konuşma yapmıştı:

Yunan ordusu kadar böyle ileriye gidebilen hiçbir ordu bilmiyorum [...] Bayağı cesurca ve tehlikeli bir askerî deneydi bu. Yaptıkları her bir muharebede karşılarındakilere üstünlük kurdular.

Bu konuşma, Yunan ordusunun içinde günlük emir ("Order of the Day") olarak dağıtılmıştı. Kemalistler ise bunu, İngilizlerin iddia ettikleri tarafsızlıklarının sadece birer aldatmaca olduğunun kanıtı olarak gördüler.

1920 Yunanistan seçimleri

25 Ekim 1920'de Yunan Kralı Aleksandros'un ölümü ile ardıl 1920 Yunanistan seçimleri ve en sonunda Kral Konstantin'in geri dönüşü de savaşın gidişatında rol oynamıştı. 1920 seçimlerinde Liberalist Venizelos kaybedip Dimitrios Gunaris önderliğindeki Birleşik Muhalefet kazanmıştı. Seçimden sonra hepsi olmasa da çoğu Venizelist subay görevden atılmış (atılmış olan Venizelist subayların bir kısmının savaş tecrübesi yüksekti), yerine Kral yanlısı subaylar getirilmişti. Tıpkı Balkan Savaşları'ndaki Osmanlı ordusu gibi, Yunan ordusunun içine de siyaset girmişti. Daha sonra yeni hükûmet, Kral Konstantin'in dönüşü için Aralık ayında halkı referanduma götürdü, sonuç olarak ise neredeyse %99 oyla Yunan kralı Konstantin geri döndü. Bu dönüş ise yeni sorunlara yol açtı. Savaş yorgunluğuyla dolmuş olan Fransa, artık İngiliz güdümü altında gördükleri Yunanların Anadolu'daki maceralarını destekleme niyetleri yoktu. Bundan dolayı da I. Konstantin Ocak 1921'de yeniden kral olduktan sonra Yunanistan'a olan desteklerini kestiler. Türklere karşı Kilikya'da yaptıkları savaşı bitirmek kendileri için daha yararlıydı. İtalyanlar da bu yönetim değişiklikliği olayını, Yunanistan'ın Küçük Asya (yani Anadolu) bölgesinde yaptıkları harekâtlara karşın birer diplomatik muhalefet için malzeme olarak kullandılar.

Bundan olaylardan sonra, Yunanistan'ı savaşın sonuna dek destekleyecek olan tek ülke Birleşik Krallık olacaktı. Yunan tarihçi Konstantinos Travlos, 1920 seçimlerinin ülkenin dış siyasetinden çok ordu içi değişimlerde etkisi olduğunu belirtmektedir. Ayrıca seçim sonrası yaşanan olayların da tartışıldığı kadar önemli olmadığını belirtmektedir.

Aşırı yayılma

Yunan güçleri ilerledikçe daha fazla yeri denetim altında tutmak ve o bölgeleri korumak zorunda kalıyordu. Destekle iletişim hatları da aynen uzaması gerekiyordu. Ayrıca beklenmedik baskın ya da saldırılara da savunmasız kalınmaktaydı. Aynı şey destek konvoyları için de geçerliydi. Bu durum ileride Yunanların aleyhine işleyecekti.

Türk tarafının sorunları

Kurtuluş Savaşı'nın yaşandığı yıllarda, Türkler yalnızca Yunanlara karşı değil; birçok ulusa karşı çok cepheli bir mücadele yürütüyorlardı. Fransızlar Kilikya bölgesini işgal etmişlerdi ve burada Türklerle savaşmaktaydılar. Doğuda Ermeniler de Türklere karşı üçüncü bir cephe oluşturmaktaydı. İngilizler İstanbul'u ellerinde tutmakta olup Kürdistan bölgesinde Türklerle savaşmaktaydı. Birçok ayrılıkçı ve dinî ayaklanmalar ortaya çıkmıştı, aynı zamanda Türkler İstanbul Hükûmeti ile de savaş halindeydi. Tüm bu gelişmeler, Türkler için savaşın ilk başlarında Yunan tehtidine yeteri kadar odaklanamamasına yol açtı.

Milli Mücadele'nin ilk yıllarında çoğu elverişli kent (İstanbul, Bursa, Balıkesir vs.) düşman işgali altında bulunduğundan dolayı ekonomik durum da pek iyi değildi.

Türk ordusu, oldukça iyi eğitimli olmasına karşın kötü donanımlıydı. Mondros Mütarekesi'nden sonra Türk askerlerinin silah ile mühimmatı İtilaf Devletleri'nce toplanmıştı. Mondros Ateşkesi gereğince toplanan silah ve mühimmatlar şunlardı: 40.801 tüfek, 756 makineli tüfek ve 632 top. Mondros uyarınca toplanan askeri nesneler, tüm Kurtuluş Savaşı boyunca gönderilecek olan Sovyet askerî yardımlarından daha fazlaydı. Ayrıca Mart 1921'deki Moskova Antlaşması değin hiçbir destekçileri de yoktu. Batı Cephesinde, Aralık 1920'ye kadar, düzenli bir Türk ordusu değil, herhangi bir emir-komuta zincirine bağlı olmayan düzensiz Kuva-yı Milliye güçleri vardı. Bu durum ise Yunanlar için tam tersiydi. Örneğin İkinci İnönü Muharebesi'nden önce Yunanlar İngilizlerden önemli miktarda modern teçhizat ile erzak desteği almışlardı. İngiliz Parlementosunda bulunan Arthur Balfour, dışişleri bakanı Lord Curzon ve hatta genel olarak dışişleri bakanlığı bayağı Yunan-yanlısıydı.

Sayısal avantaj aynı zamanda Yunanlardaydı: 1921 başlarında Yunanların toplam 100.000 askeri varken Türklerde ise yalnız 50.000 kişilik güç bulunuyordu.

Türkler hem batı cephesinde hem de diğer cephelerde başarı göstermeye başladıkça işler değişmeye başladı. Öncelikle Doğu Cephesi'nde Ermeniler yenilgiye uğratıldı. İnönü muharebelerinden sonra 1921 yazında İtalyan güçleri Anadolu'dan çekildi. Daha sonra da Ekim 1921'de Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması ile Güney Cephesi kapatıldı. Kasım 1921'e gelindiğinde (Elcezire cephesi hariç) diğer tüm cepheler Türklerin lehine kapanmıştı, bu da ana tehtit olan Yunanlara karşı daha fazla asker ayırılabilmesini/tahsis edilebilmesini sağlayacaktı.

Sovyet yardımları

Mart 1921'den sonra Anadolu Hareketi, bir iç savaşla başa çıkmakta olan Sovyetlerden maddi, askeri ve finansal destek almıştır. Tüm Kurtuluş Savaşı boyunca gönderilen yardımların toplamı bundan ibarettir: yaklaşık 37.000 tüfek, 324 makineli tüfek, 66 top, 11 milyon ruble ile 100.000 liralık külçe altın. Tüm bu yardımlar ancak 4 adet tümeni silahlandırmaya yetmekteydi. Yardımların neredeyse tamamı 1921 yılında gelmişken 1922 yılında gelenler oldukça azdır. Ayrıca belirtmek gerekir ki, Bolşeviklerden geldiği sanılan çoğu yardım özünde Azerbaycan'daki ve Orta Asya'daki Türklerden gelmekteydi. Örneğin Buhara Sovyet Halk Cumhuriyeti (bugünün Özbekistan'ı) meclisinde Ankara Hükûmeti'ne 100 milyonluk altın ruble verilmesi konusundaki karar kabul edilip altınlar Türklere verilmek üzere Rus hazinesine teslim edilmişti, ancak Sovyetler verilmesi gereken tutarın sadece %18'ini (bazı kaynaklara göre %10-11) iletmişti. Bazı kaynaklarca bu olay birer "gasp ediş" olarak yorumlanmıştı. En büyük Sovyet desteği, para ve silah yardımlarından çok, İtilaf Devletlerine karşı Türkiye'nin diplomatik olarak yanında durmasıdır.

Sovyet desteği, iddia edildiğinin aksine Türk Kurtuluş Savaşı'nın sonucunu baştan aşağı bir biçimde değiştirecek kadar belirleyici bir etmen değildi, daha çok iki ülke arasındaki basit bir çıkar ilişkisinden ibaretti. Yardımlar, özünde az olup düzensizce ve gecikmeli olarak gelmekteydi. Ayrıca Rus tarihyazımında Sovyet desteğiyle ilgili öne sürülen abartılı iddialar da gerçek değildi.

Diğer etmenler

Türkler, Batı Cephesinde kendi vatanlarını koruma niyetiyle çarpışırken Yunan askerlerinin ise savaşmak için özel bir gayesi bulunmamaktaydı. Mustafa Kemal Paşa, kendisini komünistlere devrimci olarak, muhafazakarlara geleneğin koruyucusu olarak, milliyetçilere vatanın kurtarıcısı olarak ve müslümanlara da dini bir önder olarak göstermişti; böylece tüm Türk unsurlarını etrafında toplayıp savaşmaya ikna ettirebilmişti. Hatta Uzak Doğu'daki müslümanları da etkileyebilmişti (örneğin Hilafet Hareketi).

Etnik temizlik

Birçok kaynağa göre, Yunan ordusu savaşın son kısmında Anadolu'dan çekilirken bir yakıp yıkma taktiği izledi. Orta Doğu tarihçisi Sydney Nettleton Fisher'a göre, "Geri çekilme sırasında Yunan ordusu bir yakıp yıkma taktiği izledi ve öfkelerini savunmasız Türk köylülerinden bilinen her yolda çıkardı." Norman M. Naimark'a göre, "Yunan geri çekilişi yerel halk için işgalden daha yıkıcıydı."

James Loder Park, dönemin İstanbul ABD Konsolos Yardımcısı, Yunanların Anadolu'yu boşaltmasından hemen sonra bölgeyi gezdi ve İzmir'i çevreleyen, gezdiği yerlerdeki durumu ve 1922 Manisa yangını gibi olayları rapor etti.

Kinross'a göre, "Bölgedeki kasabaların çoğu harabeye dönmüştü. Uşak'ın üçte biri artık yoktu. Alaşehir, yamaçları tahrif eden karanlık bir kavrulmuş boşluktan başka bir şey değildi. Köyün ardına köy, Yunan askerleri tarafından kül yığını haline getirildi. Tarihi kutsal şehir Manisa'daki 18.000 binadan sadece 500'ü ayakta kaldı."

Geri çekilme sırasındaki Yunan vahşeti örneklerinden birinde, 14 Şubat 1922'de Aydın Vilayeti'nin Türk Karatepe köyünde, köy Yunanlar tarafından kuşatıldıktan sonra tüm sakinler camiye konuldu ve cami yakıldı. Ateşten kaçmayı başaran az sayıda kişi vuruldu. İtalyan konsolosu M. Miazzi, Yunanların 60 kadın ve çocuğu katlettiği bir köyü ziyaret ettiğini rapor etti. Bu rapor, daha sonra Fransız konsolosu Captain Kocher tarafından doğrulandı.

Johannes Kolmodin, İzmir'de bulunan İsveçli bir doğubilimciydi. Kendisi mektuplarında Yunan ordusunun 250 Türk köyünü yaktığını yazdı.

Tarihçi Isaiah Friedman, Yunan ordusunun Türk birliklerinden kaçarken yaptıkları katliamlar ile ilgili şunu söyleyecekti:

Geri çekilen Yunan askerleri, sahada kaybettikleri yenilginin intikamını, hiçbir suçu olmayan masum Türk köylülerinden alacaklardı. Köylerini yakıp yağmalayacak, arkalarında da kül yığınları ile sinirli ve yoksul Türk ahalisini bırakacaklardı.

Peter Kinkaid Jensen'ın deyimiyle Uşak'tan İzmir'e kadar giden yol "Türk cesetleriyle dolup taşmıştı".

Tarihçi ve Profesör olan Justin McCarthy, savaş sonucunda toplamda 640.000 Türkün öldüğünü hesaplamıştır. Lozan Antlaşması'nda Yunanistan, Batı Anadolu'da savaş suçları işlediğini kabul etmiştir.

Özel

Genel

Erickson, Edward J. (2021). The Turkish War of Independence : A military History, 1919-1923 [Türk Kurtuluş Savaşı : Bir askerî tarih, 1919-1923] (kitap) (İngilizce) (ABC-CLIO bas.). ABD: Bloomsbury Publishing. ISBN 9781440878428. Erişim tarihi: 5 Eylül 2026. KB1 bakım: Tanımlanamayan dil (link)

Smith, Michael Llewellyn (1999), Ionian Vision: Greece in Asia Minor, 1919–1922 (İngilizce), Ann Arbor: University of Michigan Press, ISBN 978-0-472-08569-9 KB1 bakım: Tanımlanamayan dil (link)

Kinross, Lord (1960). Atatürk: The Rebirth of a Nation (İngilizce). Weidenfeld & Nicolson. ISBN 978-0-297-82036-9. Erişim tarihi: 5 Eylül 2026. KB1 bakım: Tanımlanamayan dil (link)

Friedman, Isaiah (2012). British Miscalculations: The Rise of Muslim Nationalism, 1918–1925 (İngilizce). Transaction Publishers. ISBN 978-1-4128-4710-0. Taylor & Francis. Erişim tarihi: 5 Eylül 2026. KB1 bakım: Tanımlanamayan dil (link)

Krzak, Andrzej (2023). "The Greco-Turkish War of 1919–1922: Causes, Course, Effects". Central European and Balkan Studies (İngilizce). Częstochowa: Jan Dlugosz Üniversitesi. 32 (1): 65-87. doi:10.4467/2543733XSSB.23.004.18430 5 Eylül 2026. KB1 bakım: Tanımlanamayan dil (link)

Morgan, Kenneth O. (1979). "The Downfall of the Coalition: Foreign Policy" [Koalisyon Hükûmetinin Düşüşü: Dış Politika]. Consensus and Disunity: The Lloyd George Coalition Government 1918–1922 [Fikirbirliği ile Uyuşmazlık: Lloyd George Koalisyon Hükûmeti (1918-1922)] (İngilizce). Oxford: Clarendon Press. ss. 302-330. ISBN 0198224974. Erişim tarihi: 5 Eylül 2026. KB1 bakım: Tanımlanamayan dil (link)

Kurtuluş Savaşı ve Batı Cephesi hakkında ayrıntılı bilgi

Yunanistan Komünist Partisi'nin bakış açısından Anadolu Macerası

Türk-Yunan Savaşı sırasında Avrupa, Omniatlas, arşivlenmiş sürümü, Erişim Tarihi: 5 Eylül 2026.

Wikimedia Commons'ta Türk Kurtuluş Savaşı Batı Cephesi ile ilgili çoklu ortam belgeleri bulunur

Bu madde Wikipedia yararlanılarak hazırlanmıştır (CC BY-SA 4.0).